top of page
  • Yazarın fotoğrafıSambacı

Bir Şehir, İki Hikaye #5 - Ruhr Derby

Dünyadaki pek çok derbi gibi tutku temeline bağlanan Ruhr derbisi ya da orijinal adıyla Revierderby tıpkı benzeri derbiler gibi işçi sınıfının arasında büyüyen ve günümüzde modern futbolla birlikte de kaliteli rekabetin izdüşümünün görüldüğü bir hal almıştır. “Bir Şehir, İki Hikaye”nin 5.yazısında bu derbinin hem takımlar bazında hem de rekabet bazında anatomisini okuyacaksınız.


Derbilerin çoğu “aynı şehrin” takımları arasında olarak anılsa da bazen oluşan rekabetler, yerleşim olarak çok yakın ve farklı coğrafik adlandırmalarla aynı bölgede yer alan takımlar arasında da olabiliyor. Dortmund ve Gelsenkirchen şehirleri de, nesiller boyunca Almanya'nın kömür ve çelik üretim merkezi olan Ruhr bölgesinde 30 km’den daha az bir mesafeyle birbirinden ayrılan aslında iki farklı şehir. Aradaki mesafenin bu kadar az olması ve aslında iki şehrin de tabir yerindeyse aynı kaderi tarih boyunca yaşaması bu rekabetin temelini atmıştır. Çoğu derbinin temelinde dini, ekonomik ve politik farklılıklar rekabet ruhunu oluştururken, Revierderby sadece coğrafi bir bölünmeyle keskin bir şekilde ayrılmıştır: Ya Siyah-Sarı ya da Kraliyet Mavisi.


Dortmund ve Schalke arasındaki rekabetin neden bu kadar yoğun olduğunu anlamak için Ruhr bölgesinin tarihini anlamak da önemlidir. 1850'den başlayarak, bölge öncelikle kırsal bir yerleşim alanından endüstriyel büyüme sonucunda çorak araziye dönüştü. 1900'e gelindiğinde verimli araziler iyice azaldığı için bölge halkının büyük kısmı kömür madenleri ve çelik fabrikaları gibi endüstriyel alanlarda işçilik yapmaya başladı.



Hayat, özellikle madenlerde oldukça zordu. İşçiler ve aileleri hayatlarının belki de %90’ını oluşturan bu stresli durumdan kendilerini uzaklaştırmak için ülke genelinde popülerleşmeye başlayan futbola yöneldiler. Bu esnalarda da yıllardır farklı ülkelerden göç alan bölge (özellikle Polonya ve Türkiye'den), futbol aracılığıyla tüm etnik kimliklerin bir araya geldiği bir yer halini aldı. Belki de düzinelerce futbol kulübü, işçi konutlarında iş çıkışı yapılan hararetli sohbetler sonucunda ortaya çıktı. Rot-Weiss Essen, MSV Duisburg gibi bölgenin bilinen kulüplerine ilk sponsorluk yapanlar da bölgedeki madencilik şirketleri oldu.


Bu kadar küçük ve yoğun nüfuslu bir alanda çok sayıda kulüp varken, futbol yerel halk için neredeyse bir din haline geldi. Madenler çoktan ya tükenmiş ya da kapatılmış olsa da Ruhr, Alman futbol kültürünün kalbi olmaya o zamandan beri devam etti. Ruhr derbisinin Almanya'daki diğer tüm rekabetlerden ayıran şey, Almanya'nın belki de en tutkulu iki büyük taraftar grubu arasında olması ve tarih içerisinde kendine özgü hikâyeler biriktirmesiydi. Gelin bu hikâyenin taraflarından Kuzey takımı olana bakarak başlayalım.



Schalke 04 ve Die Königsblauen


Öncelikle Schalke takımının tarihine baktığımızda kuruluş yılı ve günü sebebiyle takımın adının sonundaki “04” daha çok anlam kazanacak. 4 Mayıs 1904'te bir grup lise öğrencisi tarafından Gelsenkirchen şehrinde kuruldu. İlk renkleri kırmızı ve sarıyken isimleri de Westphalia Schalke’ydi. Zaman içerisinde futbolun dışında farklı branşları da bünyesine alarak büyümesi bazı sorunlar yarattı ve bunun sonucunda da 1924’te bildiğimiz Schalke 04 sadece futbol takımı olarak yeniden hayatına başladı. Bu yeni oluşumla birlikte de yeni renklere sahip oldular: Mavi ve beyaz.



Aslında işçi sınıfı ailelerin çocuklarının kurduğu ve büyüdükçe de yine işçi sınıfının desteklediği takımın ana rengi, belki de bu durumla tezat olabilecek Royal Blue (Almancası Die Königsblauen) yani Kraliyet Mavisi oldu. 1810’lu yıllarda İngiltere Kraliçesi Charlotte için ilk kullanılan mavinin bu tonunun nasıl Schalke tarafından seçildiği muamma olsa da takımın özellikle 20.yy’ın ilk yarısında Alman futbolunun kralı olduğu tartışılmaz bir gerçekti. Bu konuma çıkmaları tabi ki de hiç kolay olmadı.



Futbolun günümüzde bilinen haliyle oynanmaya başlanmasının üzerinden daha 100 yıl geçmemişken oldukça ilkel bir şekilde oynandığı pek çok eski kaynakta belirtiliyor. İngiltere’nin yayması sonucunda dünyada da popülerleşen futbolun oynanış biçimleri, 1900’lerin başında oldukça kısıtlıydı. İngiliz ekolü olan ileriye uzun toplarla doğrudan ve kalabalık olarak hücuma çıkmanın karşısında, İskoçların uygulamaya çalıştığı daha kısa ve bol pasla ilerleyerek hücum yapma ekolü duruyordu. Buraya kadar anlatmamın sebebi, Schalke’nin İskoç ekolünün belki de o dönemdeki en iyi örneğini sergileyen bir stile sahip olmasıydı. Topu hareket ettirmek için kısa, keskin ve ayağa paslar kullanan bu sistem, “Schalker Kreisel” yani Schalke Topacı olarak ünlendi. Bu oyunu takıma oynatmayı başaran ilk isim; takımın kurucularından olan aynı zamanda da futbolu bıraktıktan sonra kulübün ilk büyük teknik direktörü olarak görev alan Ernst Kuzorra’ydı. Ernst Kuzorra, doğma büyüme Gelsenkirchenli ve eski bir kömür ocağı işçisiydi. Kulübün kültürünü ve imajını ondan iyi kimse yansıtamazdı.



Gelsenkirchen eskiden Almanya'nın en önemli sanayi merkezlerinden biriydi. Çok sayıda kömür madenine ve petrol rafinerisine sahipti. Bu sebeple kulüp, başka bir lakap daha kazandı. Yerel maden işçilerinden aldıkları güçlü destek nedeniyle, zamanla madenciler için kullanılan eski bir Almanca kelime olan Die Knappen olarak da anılmaya başlandılar.



Schalke 04, aslında organik bir bağı olmamasına rağmen tartışmaya açık bir şekilde en başarılı yıllarını Nazi Almanyası’nın hüküm sürdüğü 1930-1940’larda yaşadı. Dönemin bölgesel şampiyonlarının yarıştığı Gauliga Westfalen ve günümüzdeki DFB-Pokal’ın muadili Tschammerpokal’de 11 yıl içindeki toplam 18 finalin 14’ünde yer aldı ve 7 tanesinde de kupayı kaldırmayı başardı. Bunlardan belki de daha da etkileyici olarak; bu zaman zarfındaki 11 sezonun tamamında hiç evinde maç kaybetmeyerek hâkimiyetini herkese kanıtladı.


Savaş sonrası dönemde ise Almanya’nın geneliyle birlikte Gelsenkirchen'in sanayisi de çöktü. Şehir tamamen amacını yitirmiş ve ülkenin en yüksek işsizlik oranlarından birine sahip bölgesi haline gelmişti. Sanki kaderi Gelsenkirchen’le bir yazılmış gibi Schalke de şanlı yıllarını geride bırakıp sancılı dönemlere girdi. Tutkulu taraftarlar, ıstırap dolu yıllara rağmen hep takımın yanında oldular ve bu sebeple hala Almanya’daki en fedakâr ve cefakar taraftar topluluğu olarak anılmaya devam ediyorlar.


Hem şehir hem de Schalke 04 takımı, eninde sonunda toparlandı ancak eski günlerine yaklaşmaları bir hayli zordu. Ancak 50 küsur yıl aradan sonra artık adı Bundesliga olan ulusal ligi kazanmaya ilk kez çok yaklaştılar. Belki de Bundesliga tarihinin en heyecan dolu sonuna şahit olan bu hikaye Schalke taraftarına yeni bir travma olarak dönecekti. 2000-2001 sezonunun son haftasına girildiğinde ikinci durumdaki Schalke’nin, lider Bayern Münih’le arasında 1 puan fark vardı. Schalke evinde Unterhacing’i ağırlıyor, Bayern ise Hamburg deplasmanına gidiyordu. Schalke 70. dakikada 3-2 geride olduğu maçı 5-3 çevirdiğinde herkes şampiyonluğun geldiğinde inanıyordu çünkü kulak kabartılan diğer maçta da 90. dakikada Hamburg öne geçmişti. Tüm Schalke taraftarları sahaya girip şampiyonluğu kutlamaya başladığı sırada Patrik Andersson’un ceza saha içinden attığı endirek serbest vuruş ağlarla buluşmuş ve gerçek şampiyon Bayern Münih olmuştu. Kısa süreliğine şampiyon olduklarını sanan Schalke taraftarlarının tek tesellisi, o sene ve ertesi sene kazanılan DFB Pokal kupaları olacaktı.



2001'deki o son gün maçlarından bu yana Schalke, ligde en yüksek sıralamayı dört kez ikincilik olarak elde etti. Buna karşın Bayern ise geçen 21 yıl boyunca 10 tanesi üst üste olmak üzere 16 lig şampiyonluğu kazanarak Alman futbolunda neredeyse hiçbir zaman görülmemiş gerçek bir baskın güç haline geldi.


Alman kulüplerinin genç oyunculara ve altyapıya verdiği önem uzun zamandır çok iyi biliniyor. Özellikle genç oyunculara Bundesliga'da kendilerini gösterme şansı verme konusunda takımların büyük çoğunluğu oldukça proaktif, ancak bu konuda Schalke belki de en iyi örneklerden biri. Die Knappenschmiede olarak bilinen Royal Blues akademisinde yetişen Jens Lehmann, Manuel Neuer, Mesut Özil, Julian Draxler, Joel Matip, Ralf Fährmann ve Benedikt Höwedes gibi isimlerin yanı sıra genç yaşta transfer edilip takıma monte edilen Ivan Rakitic, Leroy Sane, Leon Goretzka gibi sayısız yıldız ismin ortaya çıkması sağlanmıştır.



Bu isimlerin yanı sıra kulübün hem birazdan bahsedeceğimiz rekabette aktif rol oynayan hem de efsanelerinden sayılan Marc Wilmots, Kevin Kuranyi, Marcelo Bordon, Rafinha, Fabian Ernst, Hamit ve Halil Altıntop kardeşler, Levan Kobiashvili, Klass Jan Huntelaar ve Raul gibi isimler de sahada Schalke 04 formasıyla ter dökmüştür.


Tarihi boyunca birkaç küme düşme macerası da dahil olmak üzere onlarca inişli çıkışlı yılların içerisinde kulüp, tarihinin en büyük kupasını Huub Stevens önderliğinde 1997’de UEFA Kupası finalinde Inter'i penaltılarla yenerek kaldırmayı başardı.



Son olarak da 2011 sezonu kulüp için önemli bir dönüm noktasıydı. Beşinci DFB-Pokal kupasını kazanmanın yanı sıra, UEFA Kupası zaferinden beri en büyük Avrupa macerasını Şampiyonlar Ligi yarı finaline yükselerek yaşadılar.


Schalke'nin 2008 yılında kapanana kadar geleneksel evi olan Parkstadion, hayranlar tarafından günümüzde bile harika bir sevgiyle anılıyor, ancak onun yerine geçen VELTINS Arena’nın da özellikle modern atmosferiyle dünyanın en iyi stadyumlarından biri olduğu tartışmasız bir gerçek. Kuşkusuz stadyumları o atmosfere sokan taraftarları olmadan sadece boş ve büyük yapılar. Kısacası Schalke taraftarları, evim diyebilecekleri harika bir stadyuma sahipler. Ancak ne yazık ki geçtiğimiz son birkaç sezon taraftarları derinden yaralayan bir süreci de bu duvarlar içerisinde geride bıraktılar.



2019-2020 sezonunda başlayan dibe vuruş, 2020-2021 sezonunda takımın sadece 16 puan toplamayı başararak (!) küme düşmesiyle sonuçlandı. Daha da kötüsü her maçta VELTINS Arena’yı dolduran ve deplasmanda bile takımını yalnız bırakmayan taraftarlar, Ocak 2020'de başlayan ve küme düşene kadar geçen 15 ayda, sadece iki Bundesliga galibiyeti görebildi.



Bu durum, her ne kadar Schalke’nin tabutuna çakılan son çivi gibi görülse de hemen ertesi sezon Bundesliga 2’yi şampiyonlukla tamamlayarak geri döndüler. Taraftarlar arasında bir nebze umut yeşerse de esas Gelsenkirchen'in otuz kilometre doğusunda yani Dortmund’da yeni yazılan bestelerle alay edilen bir konu olarak belki de yıllarca unutulmayacak. Adım adım derbinin atmosferini yakalamaya başlamışken hikayenin diğer cephesine yani Borussia Dortmund ve köklü tarihine geçelim.



Borussia Dortmund ve Sarı Duvar


1909 yılında 40 kadar Katolik kilisesi üyesi gencin kurmak için atılım yaptığı ”Ballspiel-Verein Borussia 1909“ yani BVB Dortmund, dönemin papazının tepkisiyle karşılaştı. Kilisenin gençleri o dönem çok da popüler olmayan futboldan uzaklaştırmak ve kendi gözetimi altında tutmak için harcadığı çaba, 20 küsur gencin geri çekilmesini sağladı. Geriye kalan sadece 18 gerçek kurucu üyeyle Dortmund ne pahasına olursa olsun açıldı. "Borussia" ismi ise dönemin Borussia bira fabrikasından ötürü takıma eklendi. Borussia aslında Prusyalı gibi bir anlama gelen eski krallık zamanlardan bir tabir olsa da gençler, sadece toplantı yaptıkları barın duvarında Borussia-Brauerei tabelasını görüp beğendikleri için bu ön ismi koydular. Bu şekilde BVB Dortmund kırmızı, mavi ve beyaz renklerle kuruldu. Ancak 1913 yılında ünlü siyah ve sarı formayı giymeye başladılar.



Uzun bir süre sportif başarıdan çok yapılanma süreciyle uğraşan Borussia Dortmund’un belki de tarihindeki en önemli olaylardan biri futbol oynamaya başladıkları Weise-Wiese yani ilk stadyumları olan Borussia Sports Park’a yapılan yatırım oldu. 1924'te kulüp üyeleri, bu stadyumu geliştirmek ve 18,000 kişi kapasiteli bir stadyum haline getirmek için yatırım yaptı. Bunu takip ederek yapılan her yeni yatırım borçların artmasına ve finansal zorluklara neden oldu. Bu durum sportif anlamda da kulübü buhran dönemine soktu ve o dönemde ilk kez küme düştüler. Yönetim kurulunun mali sıkıntıları uzun süre saklaması nedeniyle iflasın eşiğine gelindiğinde herkes bu durum karşısında şok oldu. Dönemin başkanı Heinz Schwaben borçları cebinden ödeyerek kulübü çöküşün eşiğinden son anda kurtardı.


Dortmund’un sportif anlamda ilerleyememesinin bir diğer sebebi de Nazi karşıtı bir tutumda olmaları ve yeri geldiğinde bunu göstermekten de çekinmemeleriydi. Bu sebeple pek çok anlamda sıkıntı yaşadılar. 1948’de tarihlerinde ilk kez şampiyon olma şansı elde ettiler ancak bölgesel federasyonun final maçını iş gününe koyması sebebiyle bu şansı kaçırdılar. Tüm takımın aynı zamanda işçi olduğu Borussia Dortmund, bu tutumun kasten yapıldığı hissettiği için sert bir tepki göstererek kupadan önce duruş dendi.


Şampiyonluğun tadına ilk kez 1956 ve 1957'de art arda iki kez ulusal şampiyonluğu kazanmaları sonucunda vardılar. 1960'larda da zaman zaman başarılı oldular. 1963’te Bundesliga adını alan ulusal ligde gelen ilk şampiyonluk, 1965'te ilk DFB-Pokal şampiyonluğu ve ertesi yıl ilk ve tek Kupa Galipleri Kupası şampiyonluklarını kazanan kulüp için oldukça verimli bir dönemdi. İlerleyen otuz yıl sürekli mali sıkıntılarla dolu olduğundan, bu başarılan bir süreliğine son güzel anıları oldu.



Dortmund'un yakın tarihi hatta genel olarak tüm tarihi; yükseliş, düşüş, yeniden yükseliş ve yeniden düşüş olarak bir döngü içerisinde devam etti. 1986'da küme düşmekten kıl payı kurtulan Dortmund, 1989'da ikinci DFB-Pokal şampiyonluğunu kazandı. Tünelin ucundaki ışık pek parlak görünmese de tam da bu sırada BVB tarihini belki de kalıcı olarak yükseliş devrinde tutabilecek bir olay yaşandı.


Takımın kaderi 1991'de Ottmar Hitzfeld'in işe alınmasıyla değişecekti. Dahi taktisyenin dizginleri eline almasıyla Dortmund Alman futbolunun zirvesine yükseldi. 1995 ve 1996'da arka arkaya iki Bundesliga şampiyonluğu kazandıktan sonra Avrupa'nın geri kalanını fethetmek için yola çıktılar. 1997 Şampiyonlar Ligi finalinde; Zinedine Zidane, Didier Deschamps ve Alessandro Del Piero’lu İtalyan devi Juventus'u 3-1 yendiklerinde bu mütevazı kadro çıtayı Dortmund tarihinin farklı bir yerine yükseltti. Bu başarılar sayesinde Dortmund taraftarları için 1990'ların ortaları genellikle "Altın Çağ" olarak anıldı.



2002 yılına geldiğimizde ise az önce bahsettiğimiz altın çağda takımın liberoluğunu yapan hatta sarı siyahlı formayla 1996’da Ballon d’Or kazanan Matthias Sammer önderliğinde kazanılan Bundesliga zaferi sonrası kulüp, yine finansal beceriksizlikler nedeniyle bir kere daha iflasın eşiğine sürüklendi. Hatta öyle ki 1974’ten beri kulübün kullandığı Westfalenstadion bile tehlikeye girmişti.



Neticesinde stadın isim hakları bir sigorta firmasına satılarak kulübün kurtuluşu Signal Iduna Park çözümüyle bulundu. Signal Iduna Park stadyumu, büyük stadyumların çoğunluğunun dairesel olarak inşa edildiği bir dönemde dikdörtgen şekliyle dikkat çekiyordu. Bu sayede güney kale arkası tribünü Avrupa futbolundaki belki de en iyi ve en tutkulu taraftar kitlesi sayesinde Yellow Wall yani Sarı Duvar şeklinde bir ün yaptı. Çünkü rakipler sahaya çıkıp yüzlerini güney kale arkasına döndüklerinde tek vücut olmuş kocaman bir sarı duvar görüyorlardı.



Hitzfeld dönemi kadar büyük bir başka dönüm noktası da genç teknik adam Jürgen Klopp'un 2008'de takımın başına gelişi ile yaşandı. Bu gelişme, hem Borussia Dortmund’un kaderinde hem de modern futbolun temellerinde hızlı bir değişime öncülük edecekti. Mainz’daki performansıyla adından söz ettiren Klopp'un ilk sezonları gayet iyi geçti. Hem takıma istediği gegenpressen oyununu ezberletirken hem de 2009-2010 sezonunu 5. sırada tamamlayarak BVB'yi uluslararası arenaya yeniden çıkardı. Sonraki sezon takım kadrosundaki Nuri Şahin, Mario Götze, Robert Lewandowski ve Mats Hummels gibi gençlerle kulüp tarihinin 4. Bundesliga şampiyonluğu kazanıldığında takımın yaş ortalaması sadece 24’tü. Klopp’un istediği oyun için dinamik ve devamlı topa baskı halinde bir kadro gerekiyordu ve gençler de bunu çok iyi başardılar. Nuri Şahin, Real Madrid’in yolunu tutarken yerine genç İlkay Gündoğan transfer edildi ve aynı prensiple şampiyonluk bir kez daha tekrarlandı. Üstüne bir de Robert Lewandowski'nin hattrick performansıyla Bayern Münih karşısında 5-2'lik DFB Pokal finali galibiyeti sezonu muhteşem bitirmelerini sağladı. Üçleme yapmalarını engelleyen tek maç olan Almanya Süper Kupası’nda ise sezon başında Schalke 04’e penaltılarla yenilmişlerdi.



Klopp döneminin zirveye çıkmasının beklendiği 2012-2013 sezonunda; takıma gelen ve hala da takımın kaptanlığını yapan Marco Reus; Götze ve Lewandowski’ye katıldı. Bu üçlü sadece saha içinde değil saha dışında da özel bir bağ kurdu. Rakipler için oldukça korkulu bir hücum hattı olacaklarının sinyallerini ilk maçlardan verdiler. Rakipleri ise tüm kulvarlarda Ribery ve Robbenli Bayern Münih olacaktı. İşler özellikle ligde ve kupada çok da istenildiği gibi gitmese de Klopp, modern futbol devlerinin bu kadar domine ettiği bir dönemde bu takıma Şampiyonlar Ligi finali oynattı. İşin ilginç tarafı ise finalde yine Bayern Münih tarafından alt edilerek sahadan boynu bükük ayrıldılar. BVB, bu dönemde özellikle hücum futbolu felsefesiyle ve dünya çapında birçok futbolcu yetiştirmesiyle büyük takdir kazandı.



Klopp sonrası dönemde özellikle gitgide büyüyen Bayern Münih gerçeğinin karşısında Thomas Tuchel, Lucien Favre ve Marco Rose gibi yüksek kalibre koçlara rağmen duramadılar. Yine de Dortmund, oyun kimliğini ve dünya futbolundaki yerini çok fazla kaybetmedi. Coşkulu taraftarlarının desteğiyle yeni bir altın çağ ve atılım bekliyorlar desek yanlış olmaz.




Alman Futbolunun Kalbi: Ruhr Derbisi


İki takımın da tarihsel süreç içerisinde yaşadıklarını, başarılarını, hüsranlarını ve öne çıkan özelliklerini okuduk. Şimdi sırada hangi dönemde ve hangi koşulda olurlarsa olsunlar tek değişmeyen gerçek olan ve tutkunun zirve yaptığı Revierderby’nin derinliklerine iniyoruz. Aslında tarihin nerdeyse hiçbir döneminde birbirleriyle öyle başa baş bir şampiyonluk mücadelesi içinde olmadılar. Örneğin Arjantin’de Boca-River arasındaki Superclasico maçları bazı zamanlar belki de şampiyonu belirleyen etken maçlar olurken Ruhr derbisinde ligin o anki durumundan bağımsız olarak her maçın kendine özgü bir hikâyesi ve önemi vardı. Bundesliga’da hep belli başat takımlar arasında hem Schalke hem de Dortmund vardı ancak her zaman genel rekabette üçüncü hatta dördüncü takımların da büyük resme dâhil oluyordu.


Dortmund ve Schalke arasındaki bu ezeli rekabet, Bundesliga'nın 1963'teki kuruluşundan çok önce başladı. İki takımın da kuruluş sancıları ile geçen yıllardan sonra 1925'te kulüpler ilk kez bir araya geldiğinde, rekabetin ne kadar şiddetli olabileceğini kimse tahmin etmiyordu. Ancak bir dizi yoğun ve önemli maçın yardımıyla, Ruhr derbisi Alman futbolunun tartışmasız en büyük derbisi haline geldi.



Rekabetin ilk yıllarında özellikle Schalke’nin oturmuş pas oyunu sayesinde art arda gelen 4-0, 7-3, 9-0, 7-0 ve 10-0 gibi farklı skorlu galibiyetlerle bir hakimiyet dönemi yaşandı. Yani 1900'lerin ilk yarısında çoğunlukla Schalke, Ruhr'daki baskın taraftı. Ancak komşu Dortmund’un 1947'de Westphalia Şampiyonası finaline kalmasıyla, o zamandan beri sadece lokal olarak kalan rekabet ulusal seviyede bir yankı getirdi. Ulusal şampiyonu belirleyecek bu final maçını Dortmund’un 3-2 kazanmasıyla derbide bir dönüm noktası oldu ve hakimiyet ibresi ilk kez taraf değiştirdi.


İki takım taraftarları birbirlerine isimleriyle bile hitap etmiyorlardı. Stadyumlarının birbirlerine olan konumları sebebiyle Schalke taraftarları Dortmund için kuzeydeki takım; Dortmund taraftarları ise Schalke için güneydeki takım olarak bahsediyordu. Bundesliga dönemine gelindiğinde ise Schalke, tekrardan ibreyi ortaya getirmeyi başardı. 1968 ile 1977 arasında oynanan 12 Revierderby maçından da galibiyet yüzü görmeden ayrıldılar. Bu dönemde bazı önemli ikonik maçlar hem derbinin tansiyonunu artırırken hem de rekabetin daha anlamlı bir hale gelmesini sağladı. 1969'da Schalke, Dortmund'un efsane mabedinden önceki Rote Erde Stadyumu'nda karşı karşıya geldi. Taraftarlar arasında tansiyon o kadar yüksekti gibi stadyum sürekli sanki aşağı doğru çekiliyordu. Schalke’nin rakip tribünler önünde öne geçmesiyle beklenen oldu ve taraftarların bir kısmı sahaya hücum etti. Polis, kontrolü yeniden kazanmak için Alman polis köpeklerini serbest bıraktı ve olanlar oldu. Schalke takımından Friedel Rausch ve Gerd Neuser bu polis köpekleri tarafından ısırıldı. Bu trajikomik olaya rağmen Schalke, rakibinin sahasından galibiyet ayrılmayı bildi. Oyuncularının sahada ısırılmasına karşılık olarak Schalke sonraki maçlarda sahaya yavru aslanlar getirerek bu olaya misilleme yaparak burası da bizim evimiz ve aslanlarla dolu mesajını verdi.



Bu iki Ruhr devi arasındaki rekabet muazzam bir seviyede olsa da, kulüplerin arasında daimi olan karşılıklı bir saygı da vardı. Hatta zor dönemlerden geçerlerken birbirlerine finansal olarak yardım bile ettiler. Borussia’nun 1974’te küme düştüğü ve finansal kriz içerisinde olduğu zamanda meşhur mabedi Westfalenstadion’un açılış maçını ezeli rakip Schalke ile yaptılar. Ev sahibinin mali sorunları nedeniyle, Royal Blues herhangi bir ücret talep etmeden katılmayı kabul etti ve tüm gelirler Dortmund tarafına bırakıldı. Maçların tam kapasite oynandığını söylememize gerek olmasa da bu gerçekten özel bir jest olarak tarihte yerini aldı. Bu jestin karşılığını ise aradan geçen 27 yıl ardından bu sefer Schalke’nin yeni açılan mabedinin ilk maçı Dortmund ile yapıldı.


Ayrıca bir diğer özel sezon da 1997’de Schalke’nin UEFA Kupası’nı, Dortmund’un da Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasıyla yaşandı. İki takım da bu coşkulu zamanın tadını beraber çıkardılar. Alman futbolunun başarısı Ruhr bölgesinin kalbinden tüm ülkeye yayılmıştı.


Derbiler içerisinden belki de en çok lig sonucunu etkileyeni 2006-2007 sezonunda oynandı. Schalke tam 49 yıl aradan sonra ilk kez bitime iki maç kala şampiyonluk yolunda ilerliyordu. Bundesliga şampiyonluğuna bir adım kalmıştı ve kalan tek engel Dortmund’un 80,000 kişilik sarı duvarıydı. Dortmund, Schalke’yi 2-0 yenerken ezeli rakibinin yarım asırlık şampiyonluk hayallerini suya düşürdü. Bu maç Schalke adına belki de tarihin en acılı maçlarından biri oldu. Dortmund taraftarı tabi ki de bu durumu lehine kullanarak buradan sağlam bir alay malzemesi çıkardı: “Alman ligi kazanılmadan geçen bir hayat” anlamına gelen “Ein Leben Lang, Keine Schale in der Hand” yazan büyük bir pankart hazırlandı ve Gelsenkirchen semalarında kiralanan bir uçakla gezdirildi.



Daha aradan yalnızca bir sene geçmişken belki de tek maç olarak baktığımızda Revierderby tarihinin en heyecanlı ve sıra dışı maçı yaşandı. Signal Iduna Park'ta oynanan maçın son 30 dakikasına girilirken Schalke rahat bir şekilde 3-0 öndeydi ancak aksiyon daha yeni başlamıştı. Üç dakikada iki gol atan Dortmund durumu 3-2'ye getirirken psikolojik üstünlüğü de eline aldı. Belki de bu sebepten Schalke arka arkaya iki kırmızı kart görmeyi başardı(!). 89. dakikada Dortmund'un bitirici santraforu Alexander Frei beraberliği yakaladı. Tüm stadyum yıkılıyor ve takım geri dönüşü tamamlayacak son gol için ek süreyi bekliyordu. Maç içerisinde oyunun durmasına sebep olan goller ve kartlar olmasına rağmen hakem Lutz Wagner belki de tarihe geçecek bir karar ile herhangi bir uzatma oynatmadan son düdüğü çaldı. Bu şekilde Lutz Wagner de Revierderby tarihinde yerini bir taraf tarafından nefret edilerek diğer taraf tarafından da kurtarıcı olarak hatırlanarak aldı.




Bu geri dönüşün intikamını yıllar sonra yine Signal Iduna Park’ta bu kez Schalke 04 alacaktı. 2017/18 sezonunda oynanan maçın üçte birini Dortmund 4-0 geçirdi. 80.000 taraftar şimdiden atılan 4 gol ve Schalke 04 üzerinden rakamsal şakalar yapmaya hazırlanmış ve belki de yıllar süren psikolojik bir üstünlüğe sadece 30 dakika uzaktaydı. Ardından, tarihin en destansı şeyi yaşandı ve bir anda her şey tersine döndü. Schalke deplasmanda olmasına rağmen uzatma süresine kadar 3 gol atmayı başardı ve Dortmund tribünlerini derin bir sessizliğe boğdu. Pierre-Emerick Aubemeyang durum 4-2 olduğunda saçma bir kırmızı kart görerek belki de kulüple olan bağlarını derinden yaraladı. Ama maçın gerçek kahramanı Schalke cephesinden Naldo olacaktı. Dakikalar 90+4’ü gösterdiğinde Yevhen Konoplyanka’nın kornerden gelen ortasını tüm Dortmund takımı izledi ve Naldo ilahi bir güç gibi tek başına kafa vuruşunu yaparak skoru 4-4’e getirdi. Bu maç şüphesiz sadece Revierderby tarihinde değil Almanya futbol tarihinde de ender görülen efsane maçlar arasına girdi.



Bundesliga tarihinin en dramatik maçı aslında rekabetin de önemli bir simgesi oldu. Bu bol gollü beraberlik Revierderby tarihinin de güzel bir özetiydi. Günümüzde takımlar arasındaki güç farkı bariz olsa da hatta Schalke alt kümeden Bundesliga’ya yeni çıkmış olsa da değişmeyecek tek şey var: Taraftarların yaşadığı tutku, adrenalin ve gerilim. Bu yüklü duyguların sahaya yansımasıyla da işte derbinin birbirinden güzel hikâyeleri bir çırpıda gözlerimizin önünden geçti ve gitti. Durumlar ve şartlar ne olursa olsun Ruhr bölgesinin iki dev futbol lokomotifi ne zaman karşı karşıya gelse o maçtan en güzel rekabetin ve hikâyenin çıkacağına artık emin gibiyiz.


Sambacı



Comments


bottom of page